Katolikler Kudüs’ün Neresinde?

Katolikler Kudüs’ün Neresinde?

Katolikler Kudüs’ün Neresinde?
Yazar: Ahmet Türkan*

I. Dünya Savaşı sırasında Ortadoğu’da yedek subay olarak görev yapan Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı isimli kitabının bir bölümünde Kudüs’e dair şunları aktarır: “Kudüs kelimesi Hıristiyanlığı hatıra getirir. Fakat ne Kudüs’te ne de Filistin'de Hıristiyanlık diye bir mesele vardır. Kudüs'ün Hıristiyanlığı, Ortodoks Petersburg, Protestan Berlin, dinsiz Paris, Katolik Roma ve Anglikan Londra’nın politika meselesidir.” Falih Rıfkı’nın yüzyıl öncesinde söylediği bu cümleler acaba bugün neyi ifade etmektedir veya o günden bugüne neler değişmiştir? Bu süreci daha yakından anlayabilmek için Hz. İsa’dan bugüne kadar Hıristiyanlar daha da özelde Katolikler açısından Kudüs’ün ne ifade ettiğine kısaca göz atılabilir.

Hz. İsa’nın yaşadığı, vaazını yaptığı, çarmıhta öldüğü ve dirildiği bir şehir olan Kudüs’ün ilk yüzyıldan beri Hıristiyanlar açısından önemli bir değeri vardır. Bu değer ilerleyen yıllarda da varlığını sürdürecek hatta zaman zaman Hıristiyan mezhepleri arasında rekabete neden olacaktır.

Kutsal Kabir Kilisesi

Konstantin’in annesi Helena’nın 325 yılında Kudüs’ü ziyareti ve burada yapımına öncülük ettiği mabetler doğrultusunda yapısal anlamda büyük önem kazanan Kudüs, Kadıköy Konsili sonrası patriklik seviyesine çıkarılmasıyla kurumsal anlamda da önemli merkezlerden biri olur. Doğu-Batı Roma ayrışması sonucunda Doğu Roma sınırları içerisinde kalan Kudüs’ün mimari tarzı kadar yönetimi de belli bir süre Doğu Ortodoks Hıristiyanlığı merkezli olarak devam eder. 637 yılında Kudüs Müslümanlar tarafından alındığında şehrin yönetiminde Ortodokslar vardır. Hz. Ömer’in şehrin anahtarını Ortodoks Rum Patriği Sofranyus’tan alması da bu sürecin bir devamıdır. Halife Hz. Ömer Kudüs’ü bir barış şehri haline getirir ve bir yandan Rum Ortodokslarla birlikte diğer Hıristiyan gruplara haklar verilirken diğer yandan uzun zamandır şehirden uzaklaştırılmış olan Yahudilerin de tekrar dönüşüne izin verilir.

Kudüs’teki kutsal yapılar üzerinde farklı Hıristiyan grupların birbirlerine üstünlükleri bağlamında tarihin değişik dönemlerinde kırılmalar vardır. Birbirinden farklı parametreleri içerse de bu kırılmalar daha çok Ortodoks-Katolik rekabeti doğrultusunda devam etmiştir. Bunlardan ilki, 9. yüzyılda Abbasi Halifesi Harun Reşit’le Roma-Germen İmparatoru Şarlman arasındaki karşılıklı iyi ilişkilerin sonucu olup, bir anlamda iki devlet başkanının uygulamak istediği denge politikası amacına da yöneliktir. Harun Reşit Bizans’a karşı bir blok oluşturmak isterken, Şarlman da Kudüs üzerinden Avrupa’daki gücünü tahkim etmek istemektedir. Şarlman’a Kudüs’te vakıf kurma, Kudüs’ü serbestçe ziyaret etme ve buradaki Hıristiyanlara sadakalar verme gibi pek çok haklar verilir. Şarlman elde ettiği bu haklarla bir anlamda Falih Rıfkı’nın dile getirdiği Avrupa başkentlerindeki hükümranlığını pekiştirmektedir.

"Avrupa'nın babası" olarak anılan İmparator Şarlman

Kudüs üzerinde Katolik-Ortodoks çatışmasının diğer bir kırılması 1099 yılında Haçlıların Kudüs’ü işgali sonrası yaşanır. On binlerce Müslüman ve Yahudi’nin katledildiği bu işgal sırasında Kudüs’ün Ortodoks patriği ve Yahudi hahamı Kudüs’ten kaçar ve beraberinde yeni bir patriklik kurulur. Kudüs Latin Patrikliğinin kuruluşu, şehirdeki Ortodoks ağırlığının kaybolmasını ve Latin piskoposların etkisinin artmasını beraberinde getirir. Latinlerin hem kilise hiyerarşisinde hem de Kıyamet Kilisesi’ndeki ağırlıkları artar. Buna Kudüs’teki dini yapılardaki mimari yapı da dâhildir. Ortodoks mimari anlayışla yapılmış olan Kıyamet Kilisesi Katolik bir tarza bürünür.

Kıyamet Kilisesi’nin bitişiğinde yer alan Fransisken rahiplerinin manastırlarına ilave yapılması ile ilgili yazı. Yazının içeriğinde çeşitli Hıristiyan gruplarına ait olan yerler de bulunmaktadır. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, ‘BOA’, İ. HR., 242/14384, 22 Zilkade 1286/23 Şubat 1870)

Kudüs 1187 yılında Haçlılardan alınır ve Selahattin Eyyubi “Kudüs Fatihi” olarak hem İslam dünyasında hem de Batı dünyasında efsane bir kişilik haline gelir. Selahattin Eyyubi şehri fethettikten sonra farklı gelenekten gelen din mensuplarına serbestlik getirir, onlara can ve mal güvenliği sağlar ve Kudüs’ü terk etmek isteyen Hıristiyanlara izin verir. Diriliş Kilisesinde dört Latin din adamının kalmasına müsaade edilmesi ve kutsal yerlerin idaresinin tekrar Ortodokslara verilmesi diğer önemli konulardandır.

Kudüs’ün tekrar fethi ile şehirdeki Latin egemenliği sona ererken Latin Patrikliği de sırasıyla Akka ve Kıbrıs’a nakledilir. 1374’de itibaren ise Patriklik artık uzak topraklarda değil, bizzat Roma’da sembolik anlamda temsil edilecek ve patriklerin Kudüs’e dönüşünü görebilmek için 19. yüzyılı beklemek gerekecektir. Bu zaman aralığında (1333-1847) Papalığı temsilen Fransizken rahipleri artık Kudüs’te görev yapmaktadır.

Fransiskenlerin Kudüs’teki varlıkları da inişli-çıkışlı bir seyir izler. Memluk Sultanlarının Batı ile kurmuş oldukları olumlu ilişkilere bağlı olarak Kudüs’teki varlıkları diğer Hıristiyan gruplarına göre önemli oranda artar. Üstünlük bağlamındaki anlayış değişikliği Fransiskenleri destekleyen Batılı ülkelerin güçlerinin etkisiyle de doğru orantılıdır.

XVI. yüzyılın sonlarında anonim bir Fransisken rahip tarafından çizilen Kudüs haritası

Yavuz Sultan Selim’in Kudüs’ü alması (1516) ile birlikte şehirdeki Fransiskenler varlıklarını devam ettirirler. Ancak diğer Hıristiyanlara göre öncelikleri Memluklular dönemi kadar ayrıcalıklı değildir. Bu durum Fransiskenlerin dışlanmasından ziyade Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim politikası ile de alakalı bir durumdur. Osmanlı Devleti yabancılara nazaran kendi tebaası olan Hıristiyanlara daha öncelik tanır. Ancak bu politikanın her zaman aynı doğrultuda devam ettiği söylenemez. Özellikle Karlofça Antlaşması’ndan sonra (1699) gelişen süreçte Batılı devletlerin Kudüs’le ilgili istekleri uluslararası bir boyut kazanır, bunun zirve tartışması ise Kırım Savaşı’yla (1856) patlak verir. Bu süreçte Ortodoks nitelikli bir devlet olan Rusya, Kudüs’te kendi mezheptaşlarının menfaatlerinin ön plana çıkarılması için Osmanlı’dan imtiyaz elde etmeye çalışırken, Katolik nitelikli Fransa ve Avusturya gibi devletler ise kendi mezhepleri için bir şeyler koparma peşindedir. Netice olarak Fransiskenler’in zaman içerisinde Kudüs’teki önceliklerinde değişmeler olsa da hem Memlukler hem de Osmanlılar döneminde varlıklarını sürdürürler. Katolik Kilisesi adına Hıristiyan mabetlerinin bekçiliğini yapma ve Hıristiyan hacılara rehberlik etme görevlerinin yanında Avrupa’daki Hıristiyanların kutsal topraklarla ilgili bilgisini geliştirmek için yayınlar yaparlar.

Kudüs'te Fransisken rahipler (1910-1920). Kaynak: G. Eric and Edith Matson fotoğraf arşivi

Sömürge Savaşları ve Kudüs

XIX. yüzyıl, farklı Hıristiyan grupların Kudüs şehir tarihinde büyük varlık gösterdiği ve rekabetlerin zirveye çıktığı bir zaman dilimidir. Dini etkenlerin siyasi emellerle iç içe geçtiği, kimi zaman siyasetin dine baskın olduğu, kimi zaman da dinin siyaseti yönlendirdiği bir yüzyıldır. Diğer anlamda siyasi ve askeri birtakım hedefler, dini ve ideolojik söylemlerle bütünleşmiştir. Kudüs özelinde herkes farklı bir beklenti içerisindedir. Bazı milenyumcu teolojiye bağlı İngiliz ve İskoçlar, İngiliz koruması altında bir Yahudi-Hıristiyan krallığının oluşturulmasını desteklerken, Fransa’daki meşruiyetçi çevreler ise Bordeaux Dükü himayesinde bir Kudüs Latin Krallığı’nı tekrar kurmaya çalışmaktadır. Bu arada Prusya (Almanya) ise başka bir Avrupalı gücün Kudüs’ten uzak tutmak için Kudüs’ün uluslararasılaşması fikrini savunmaktadır. Nitekim bu fikir, İsrail’in kuruluşundan beri (1948) Papalığın Kudüs özelinde savunmuş olduğu fikirdir ve hâlihazırda aynı düşünce devam etmektedir.

Alman İmparatoru II. Wilhelm’in 1898 yılında Kudüs’ü ziyareti

XIX. yüzyıl Kudüs’ünde dikkati çeken diğer bir nokta, diplomatik misyonların etrafında sürekli çoğalan dini yapılanmalardır. Kudüs’teki İngiliz konsolosluğu etrafında Alman-İngiliz ortaklığında ortaya çıkan Protestan misyonuna karşılık, Rus konsolosluğu etrafında Moskova Patrikliğinin dini yapılanmaları yer alır. Hedef kitle ise yereldeki Hıristiyanlar olup, Rusların eli Alman ve İngilizlere göre daha rahattır. Çünkü Kudüs’te Ruslarla aynı mezhepten olan Ortodokslar vardır. Protestanlar ise daha çok farklı dini grupları kendi mezheplerine çekerek faaliyetlerini sürdürmek istemekte ve büyük tepkiler almaktadır.

Protestanlar ayrıca diğer gruplardan farklı olarak Yahudiler üzerinde de misyon faaliyetlerini sürdürürler. Hatta Kudüs’teki ilk Protestan kilisenin piskoposu Yahudilikten dönme bir Hıristiyan olduğundan Yahudilerin de tepkisini çekmektedir.
Fransa’ya bakıldığında, bu ülkenin Kudüs’teki misyon faaliyetlerinin daha eski olduğu görülür. XVI. yüzyılda Kanuni ile Fransa Kralı Fransuva arasında yapılan antlaşma (1536) ve daha sonrasında tekrarlanan kapitülasyonlar sadece ekonomik açıdan değil, dini açıdan da pek çok sonuçlar ortaya çıkarır. Fransa çoğu zaman anlaşmaların ruhunu kendi politikası çerçevesinde okuduğundan gelişmeler çoğunlukla Osmanlı aleyhinedir. Doğu politikalarını Katolikler üzerinden sürdüren Fransa’nın Papalıkla ilişkileri olumlu veya olumsuz anlamda değişkenken, Katolikleri himayecilik anlayışı ise sabittir. Örneğin Fransız İhtilali sonrası Papalığa ve Papalık kurumlarına kendi ülkesinde yaptırımlar uygulayan Fransa, Doğu’daki misyon faaliyetlerinden ödün vermez. Nitekim ihtilal sonrası seküler bir bakış açısına sahip olan Fransa’nın yeni Cumhuriyetçileri İstanbul Galata’daki kiliseler üzerindeki hamiliğini sürdürür. Fransa’nın kendi ülkesinde dini kurumlara uygulamış olduğu yaptırımlar Osmanlı Devlet adamlarının da kafasını karıştırmış, kimileri Fransa’nın kendi ülkesi dışında da dine kurumlara kayıtsız kalacağını düşünmektedir. Yaşanan bu boşlukta Avusturya ve İtalya gibi Katolik devletler kiliselerin kendilerine devri için Babıali’nin kapısını aşındırırlar. Böyle bir ortamda Fransa’dan ilginç bir yanıt gelir: “Fransa dış misyonlardaki Katolikleri kadimden beri gelen gelenek üzere himaye etmeye devam edecektir.”

Fransa’nın kendi ülkesindeki ve ülke dışındaki Katoliklere tavrı karmaşık olduğu gibi, Papalıkla ilişkileri de karmaşıktır. Bunun sahadaki yansımalarından biri de Kudüs’te gerçekleşir. Osmanlı coğrafyasında Katoliklerle ilgili herhangi bir sıkıntıda her zaman Papalığın yanında olan Fransa, Vatikan’ın tek yanlı bir politika izlemesine taraftar değildir. Papalık yetkilisi Fransız tercüman bulunmadan Osmanlı yetkilileri ile görüşmüşse de İstanbul’daki Fransız elçinin tepkisiyle karşılaşır. 1847 yılında tekrar kurulan Kudüs Latin Patrikhanesi sürecinde de buna benzer bir atmosfer yaşanır. Fransa, Papalığın merkezileşme çabalarını kuvvetlendireceği ve kendi himayecilik anlayışını zayıflatacağı kaygısıyla yeniden kurulması düşünülen Latin Patrikliğine karşı çıkar ve kesin bir dille itiraz eder. Ancak daha sonra başka devletlerin dini kurumlarını dengeleyebileceği düşüncesiyle karşı olduğu şeyin zamanla taşıyıcısı haline gelir ve Latin Patrikliğin kurulmasına destek verir. Bu süreçte, Osmanlı ile Papalık arasındaki resmi ilişkilerin yine Fransa üzerinden sürdürülmesi gerekecektir. Arşiv belgelerine bakıldığında prensipte böyle bir karar alınsa da Osmanlı ile Papalık arasında gayr-ı resmi anlamda pek çok ilişkinin kurulduğu göze çarpar.

Kudüs’te ikamet etmek üzere patriklik unvanıyla tayin edilmiş olan Patrik Valerga’ya gerekli merasimin uygulanması ve iyi davranılması hakkında Hariciye Nezaretinden Kudüs Mutassarıflığına gönderilmiş olan yazı. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi ‘BOA’, HR.SYS., 768/8, 8 Rebiülevvel 1264/17 Ocak 1848)

Konjonktürel gelişmelerin yanında Sultan Abdülmecit ile Papa 9. Pius arasındaki dostane ilişkilerin de bir sonucu olarak 500 yıl sonra Kudüs Latin Patrikliğinin yeniden tesisi Kudüs’te Latinleri temsil eden Fransiskenlerin hoşnut olacağı bir durum değildir. Ancak XIX. yüzyıl Kudüs’ü artık sadece Fransisken ve Latin Patrikliği ikilisiyle değil, ilerleyen zaman diliminde Dominikenler, Frerler ve Kapusenler gibi farklı Katolik gruplarıyla temsil edilecektir. Bunların yanında uzun süredir bölgede bulunan Doğu Katoliklerinden Süryani Katolik, Keldani, Katolik Melkit, Katolik Ermeni ve Marunilerle birlikte büyük bir Katolik nüfus bölgede bulunur. Dolayısıyla bu yüzyılda rekabetler artık sadece Ortodokslar değil, Katolikler arasında da yaşanmaktadır.

Osmanlı Sonrası Kudüs’te Katolikler

Osmanlı sonrası Kudüs’teki Katoliklerin durumuna iki açıdan bakılabilir. Bunlardan ilki Katolik misyonlarını destekleyen devletlerin yeni düzendeki konumu, diğeri ise Papalığın İngiliz manda yönetiminin ve daha sonra İsrail’in Kudüs’teki politikalarına karşı tutumudur. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ile karşı cephede savaşması Fransa’yı kapitülasyonların getirdiği ayrıcalıklardan mahrum bırakır. Fransa himayesindeki Katolik misyonları da bundan nasibini alır ve bir belirsizliğin içerisine girerler. 1917 yılında Osmanlı’nın Kudüs’ü kaybetmesi ve İngilizler tarafından kurulan manda yönetimiyle birlikte Fransa’nın bölgedeki etkinliği daha da büyük zarar görür. Kırım Savaşı’ndaki yardımdan sonra (1856) Osmanlı’daki Katolikler üzerindeki etkinliğini daha da arttıran Fransa için bu yeni gelişme hiç de iç açıcı değildir. Din adamlarının tekrar Kudüs’e dönmelerine dair Fransa’nın talebine İngilizler tarafından kulak asılmaz. Fransa’nın başa çıkması gereken diğer bir konu ise Kudüs’teki Katolik kiliseler üzerindeki öncelik meselesidir. Fransa manda yönetiminde Osmanlı’daki ayrıcalıklı konumunu aramakta ancak bulamamaktadır. Bir anlamda, Osmanlı Katolikleri söz konusu olduğunda başköşede oturan Fransa’nın, artık diğerleri gibi kapının eşiğinde bir yerde konumlanması söz konusudur. Ancak bir irtifa kaybı yaşansa da Fransa’nın Kudüs’teki misyon faaliyetleri tamamen sona ermez ve belli bir düzeyden sonra stabil olarak konsolosu aracılığıyla faaliyetlerini tekrar sürdürür. Bu doğrultuda Katolikler arası rekabete rağmen 1948 yılı öncesinde Fransa Konsolosluğuna bağlı eğitim kurumları yine ön plandadır. Fransa’ya bağlı eğitim kurumlarında okuyan öğrenci sayısı beş bine yakınken, İtalya konsolosluğuna bağlı eğitim kurumlarında okuyan öğrenci sayısı ise 1739’dur.

1948 yılında İsrail’in kurulması ve 1967 yılında Doğu Kudüs’ün İsrail tarafından işgali sonrası Müslümanların yanında Hıristiyanların da sayısında belirgin düşüş yaşanmıştır. 1900’lerin başında Hıristiyan nüfus toplam nüfusun yüzde 13’üne karşılık gelirken 1948 yılında yüzde 7’ye, 2001 yılında ise yüzde 2’ye düşmüştür. Bu dramatik düşüşten diğer Hıristiyanlarla birlikte Katolikler de nasibini almıştır.

Bugün hâlâ Katolikler bağlamında Fransa’nın Kudüs’te bir ağırlığı vardır. Ancak bu ağırlığın Osmanlı dönemi ile karşılaştırıldığında düşük bir seviyede olduğu görülür. Fransa bir yandan Kudüs’teki Müslüman ve Hıristiyanların aleyhine olan İsrail’in tek taraflı politikalarına karşı çıksa da uzun vadede İsrail’in işgalci uygulamalarına ses çıkar/a/mamaktadır. Hatta kimi zaman Osmanlı’nın kendilerine vermiş olduğu hakları vasıtasıyla Kudüs’teki meşruiyetini kanıtlamaktadır. Böyle bir meşruiyet sorgulaması Ocak 2020’de Kudüs’teki Saint Anne Kilisesi’nde yaşanmıştır. Olayın gelişim süreci şöyledir:

22 Ocak 2020 tarihinde dünyanın pek çok yazılı ve görsel ajansı Fransız Cumhurbaşkanı Emanuel Macron’un kızgın bir şekilde İsrail polisine söylediği “dışarı çıkın, kuralları biliyorsunuz, lütfen kurallara saygı gösteren” sözlerine odaklanmıştı. Söz konusu haberde geçen yer Kudüs’teki Saint Anne Kilisesi’ydi. Macron’un konu olduğu bu olay Fransa açısından ilk değildi. Daha önceki Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da 1996 yılında benzer bir olay yaşamış ve İsrail polisine tepki göstererek sergilenen davranışın bir provokasyon olduğunu söylemiş, hatta güvenlik elemanına “Ne istiyorsun? Uçağıma binip Fransa'ya dönmemi mi istiyorsun? İstediğin bu mu?” diye bağırmıştı. Hem Macron’un hem de Chirac’ın tepkisi, Saint Anne Kilisesi’nin Fransa toprağı olarak kabul edilmesi ve İsrail polisinin burada bulunmasının hukuki bir dayanağı olmadığına yönelikti. Haçlıların Kudüs’ü işgali sonrası 12. yüzyılda Katolikler tarafından inşa edilen bu kilise, 1856 yılında Rusya’ya karşı yardımlarından dolayı Sultan Abdülmecit tarafından Fransa Kralı III. Napolyan’a hediye edilmişti.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un İsrail polisi ile arasındaki gerginliği yansıtan fotoğraf

Aynı dönemde Macron İsrailli polisin tutumundan rahatsız olurken Rusya Devlet Başkanı Putin, Kudüs’te farklı bir politik süreç içerisindedir. Putin bir anlamda Falih Rıfkı’nın “Ortodoks Petersburg” söylemini tasdik edercesine dini/siyasi anlamda bir alan kazanma/genişletme içerisindedir. Macron ile aynı amaç doğrultusunda V. Dünya Holokost Forumu'na katılmak için Kudüs’te bulunan Putin, forum öncesinde Netanyahu ile olan görüşmesinde Rusya’da hapiste bulunan Naama Issachar'ın serbest bırakılması karşılığında Kıyamet Kilisesi’nin yakınındaki Aleksandır Meydanı’nın Rus Ortodoks Kilisesi’ne katılmasını kazanım hanesine yazmıştır. Devlet başkanları da bu süreçte telmihen bazı mottolarla anılmaktadır. ABD Başkanı Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan ettiğinde Yahudileri Babil Sürgününden kurtaran Cyrus’a benzetilirken, Putin Moskova Patrikliği tarafından “Tanrı’nın mucizesi” olarak görülür.

Bugün Kudüs’te farklı Katolik kurumları bulunmasına karşılık yasal anlamda Fransiskenler önemli bir konumdadır. Fransiskenler Statu Quo dâhilinde Katolikler adına Kudüs’te kutsal toprakların bekçiliğini yapmaktadırlar. Papa Fransis de 17 Ekim 2017 tarihinde Aziz Fransis’in kutsal topraklara gidişinin 800. yılı anısına göndermiş olduğu mektupla Fransiskenlerin Kudüs’teki varlığını yenilemiştir. Papa Fransis mektubunun içerisinde Papa VI. Clement tarafından Fransiskenlere verilmiş olan vekâlet görevinin aynen devam ettiğini söylemiştir. Fransiskenler bugün dini ibadetlerin yanında hac, kültür ve eğitim faaliyetlerini de sürdürmektedirler. Sekiz kişilik kurulun (curia) başında Fr. Francesco Patton bulunmaktadır.

Papalık Siyonizmi destekledi mi?

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Filistin topraklarına yoğun bir Yahudi göçünün olduğu dikkati çeker. Sultan II. Abdülhamid bu göçün engellenmesi için çeşitli emirler verir, Kudüs ve çevresinde bir Yahudi kolonisinin oluşmaması için büyük çaba harcar. Ancak Yahudiler uyguladıkları farklı yöntemlerle bu yasağı delmeye çalışırlar. Sultanın burada karşı çıktığı husus, Yahudilerin Osmanlı topraklarında barındırılmaması değil, Kudüs’te bir yapılanma içerisine girmemelerine yöneliktir. Nitekim 1890’lı yılların başından itibaren Rusya’dan zorunlu göç (pogrom) dolayısıyla Osmanlı’ya sığınan Yahudilere devlet sahip çıkar, hatta Yahudi hahambaşılığı makamının dahi ilgilenemediği durumda göçmenlerin iaşe ve ibateleri karşılar.

1881 yılında Kiev'deki pogromu yansıtan bir görsel

Yahudilerin Filistin topraklarına göçü meselesi, Papalık makamının da gündeminde olan bir konudur. Bu göçlere dair Papalığın doğrudan bir karşı çıkışı yoktur ancak herhangi bir Yahudi Devletinin kurulmasına Papalık olumsuz bir tavır sergilemektedir. Papa 13. Leo da (1878-1903) siyonist politikalara olumlu bakmaz. Buna karşılık Teodorl Herzl, siyonist ideallerinden vazgeçmez ve Avrupa başkentlerindeki Katoliklerin farklı konumdaki yetkilileri ile temaslarını sürdürür. Bunlardan biri de Papalığın Avusturya temsilcisidir. Temsilci ile görüşen Herzl, kurulacak Yahudi Devletinin Kudüs, Nasıra ve Beytüllahim şehirlerini içermeyeceğini ve Kutsal topraklarda Katolik çıkarlarının zedelenmeyeceğini söylese de onu ikna edemez.

Kutsal Topraklarda Yahudi Devletinin kurulmasına karşı aynı olumsuz tutum Papa 10. Pius (1903-1914) tarafından da sürdürülür. Dünyanın pek çok yerinde misyon faaliyetleri bulunan ve etkin bir kurumsal yapısı olan Cizvitler de Papalık makamıyla aynı politikayı izler ve Kutsal Toprakların Yahudi kontrolüne girmesine karşı çıkar. Ancak Kudüs’ün Osmanlı’nın elinden çıkışı ve 1917 yılında İngiliz Manda yönetiminin kuruluşu Katolikler aleyhine bir durumu ortaya çıkarır.

Batı Basınında Osmanlı ve Kudüs’e Bakış

Kudüs özelinde Batı Kamuoyunda Osmanlı ile ilgili çeşitli haberler çıkmaktadır. Chrisitan World isimli gazete 17 Temmuz 1890 tarihli nüshasında, “Hıristiyanlar, Hıristiyanlığın gerçek anlamından gafil oldukları müddetçe Kıyamet Kilisesinin muhafazası, daha fazla özgürlükçü, müsamahalı ve tarafsızca bir tutum sergileyen Türklere ait olacaktır.” ifadesiyle Hıristiyanların kendi içerisindeki çatışmaları dolayısıyla Kıyamet Kilisesinin muhafazası onurunun Türklere ait olduğunu belirtmektedir. The Times gazetesinin 10 Mart 1892 tarihli ve “Religious Intolerance In Turkey” başlıklı yazısında ise Osmanlı’nın hoşgörüsüzlüğünden bahsedilmekte ve buna dayanak olarak ise Yahudilerin Kudüs’e gönderilmemesine vurgu yapmaktadır. Halbuki aynı tarihte mülteci konumuna düşen pek çok Yahudi’ye Osmanlı ev sahipliği yapmaktadır. Bununla ilgili Osmanlı Arşivinde ve Alyans Arşivlerinde yüzlerce belge bulunmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesiyle Kudüs özelinde Batı kamuoyunda çeşitli haberler çıkmaktadır. 6 Aralık 1914 tarihli The Sunday Herald gazetesi Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girişinin akabinde manşetine “Hıristiyanlar tekrar Kıyamet Kilisesini alacaklar mı” ibaresini atar ve Hıristiyanlıkta en hürmet edilen mabedin anahtarının Türklerin himayesinde bulunduğu belirtir. Elinde tüfeğiyle kızgın bir tavırla etrafı temaşa eden Türk imajı, bir anlamda Batı’nın Osmanlı’ya bakışını resmetmektedir. İngiliz manda yönetiminin Kudüs’te kurulması ile birlikte artık gazetelerde Osmanlı sonrası bozulan dengeye atıflar yapılmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen başında Avrupalı müttefiklerin Kıyamet Kilisesi’ni Türklerin elinden alınmasına dair The Sunday Herald gazetesinin “Hıristiyanlar tekrar Kıyamet Kilisesini alacaklar mı?” başlıklı yazısı. Gazetenin içeriğinde, heyecanlı satırlar ve kendi zihin dünyalarındaki Batılı ve Türk imajlarını betimleyen görseller dikkat çekicidir. (The Sunday Herald “Will christians Regain the Holy Sepulchre?”, December 6, 1914/6 Aralık 1914).

The Times gazetesinin 31 Mart 1922 tarihli “Kutsal Topraklarda Ahlaki Çöküş” başlıklı yazısında Kudüs Latin Patriği Barlassina’nın bir söyleşisi vardır. Kudüs’te siyonizm varlığı ile birlikte Latin Katoliklerin durumuna dair bir soruya Patrik Barlassina’nın verdiği şu cevap gelinen süreci özetler:

Latinler yüzyıllardır Filistin’deki Müslüman idarecilerin yönetimi altında iyi koşullarda yaşadılar ve haklarını yüzyıllar boyunca korudular. Ancak siyonizmin ortaya çıkışından bu yana ciddi alarm seviyesine varan zorlukları tecrübe etmektedirler.” Patrik Barlassina, muhabire yönelttiği “Siyonistler Filistin’de gerçekten ne arıyorlar?” sorusuyla yeni Manda yönetiminin ve siyonistlerin yaptıklarından bahsetmektedir. The Times gazetesindeki benzer serzeniş yerli gazete sütunlarında da yer bulmaktadır. Sebilürreşad gazetesinin 3 Zilkade 1339/9 Temmuz 1921 tarihli nüshasında şu ibareler geçer: “Kudüs’ün gayr-ı ahlaki şeylerden korunması için Papalık makamının etkisiyle Milletler Ce¬miyetine bir gündem getirilmiştir. Kudüs’ün yanında kahve, sinema vb. yerlerin ihdas edil¬mesi Papalık makamının pek gücüne gitmiştir. Hıristiyanların önde gelenleri, Kudüs’ün eski kutsiyetinin yani Osmanlı zamanındaki dini durumunun muhafaza edilmesi taraftarıdırlar. Osmanlı nazarında Kudüs, mukaddes bir yer kabul edildiği için orada ahlaka aykırı yapılaş¬maya müsaade edilmezdi. Farklı Hıristiyan grupları da Osmanlı’nın idare tarzından mem¬nundular. Nitekim konuyla ilgili olarak Bismark da şöyle demiştir: ‘Eğer Osmanlı bir gün taksim edilecek olursa, en son gidecek yer Filistin’dir. Orayı Osmanlı gibi tarafsız bir şekilde muhafaza edecek bir güç çok zor kurulabilir.'

Osmanlı sonrası Kudüs’te kurulan İngiliz manda yönetimi sürecinde The Times gazetesinin 31 Mart 1922 tarihli “Moral Decadence In The Holy Land/Kutsal Topraklarda Ahlaki Çöküş” başlıklı yazısı.

1967 Sonrası Hıristiyanların Durumu

İsrail’in kuruluşu öncesi Papalık tarafından İngiliz manda yönetimine endişeler iletilmiş ancak yönetim bölgedeki Katoliklerle ilgili Papalığın endişesini gidermemiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında bölgedeki gelişmeler Vatikan tarafından yakından takip edilmiş ve bir anlamda bekle gör taktiği uygulanmıştır. Hatta 29 Nisan 1947 tarihli Filistin’in bölünmesi ile ilgili BM kararı dini-politik beklentileri karşılayacağı ümidiyle Vatikan tarafından uygun bulunmuştur. Papalığa göre, Kudüs’te oluşturulacak olan uluslararası bir yapı Filistin’deki Katoliklerin haklarını garanti altına alabilirdi. Ancak gelişen sürece bakıldığında Vatikan’ın bu beklentilerinin sahada bir tezahürü gözükmeyecektir. Nitekim 1967 yılındaki Arap-İsrail Savaşı süreci tamamen başka bir noktaya götürmüştür. Altı Gün Savaşı ve İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgali (1967) ile birlikte Hıristiyan kiliselerin tarihi varlığı pek çok zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. İsrail bu süreçte Hıristiyan toplulukları ile ilgili üç ayrı politika takip etmiştir. Bunların birincisi, Filistin ulusal önderliğini güçlendirecek bir Müslüman-Hıristiyan dini koalisyon olasılığını ortadan kaldıracak taktik ve stratejik hedef geliştirmek, ikincisi Kudüs’teki İsrail politikalarına karşı birleşik bir Hıristiyan cephesi oluşumuna karşı caydırıcı politikalar izlemek, son olarak ise mümkün olduğunca kiliseye ait arazileri satın almak veya kiralamak. Bu sonuncu politika İsrail’e iki açıdan fayda sağlayacaktı. İlk olarak Yahudi konutları yapılacak ve ardından İsrail Yahudileri demografik açıdan baskın konumda olacaklardı.

İsrail’de yeni gelişen bir durum da 2017’nin Aralık ayında Kudüs’ün İsrail’in başkenti Trump’ın kararıdır. Trump’ın bu kararına Türkiye’den ve diğer pek çok ülkeden tepki gelmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesiyle bölgenin ateş çemberine atıldığını belirtmiş ve yapılanın BM’nin 1980 tarihli kararını hiçe sayıldığını belirterek tepki göstermiştir.

Amerika tarafından Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğuna dair karar Vatikan tarafından da yakından izlenmiştir. Papalık tek tanrılı üç din için kutsal bir şehir olan Kudüs ile ilgili Birleşmiş Milletler kararına saygı duyulmasını istemiştir. Vatikan’ın Birleşmiş Milletler nezdindeki delegasyonu da ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesi kararına ilişkin olarak BM Genel Kurulunda bir açıklama yapmış ve BM kararına uygun olarak kutsal şehrin tarihi statükosuna tüm milletlerin saygı göstermesinin zorunluluğunu hatırlatmıştır. Delegasyon konuşmasının devamında, üç tek tanrılı dinler bağlamında kutsallığıyla Kudüs’ün evrensel anlamda ilgi çeken bir şehir olduğu ve dünyadaki milyonlarca inananın nazarında manevi bir başkent olarak kabul edildiğini vurgulamıştır. Ona göre, Kudüs’ün anlamı sınır meselesinin ötesinde bir şeydir ve bu durum gerçekçi bir siyasi çözümle sonuca kavuşturulabilecektir.

Vatikan delegasyonu uzun zamandır Papalığın politikası olan sadece Kudüs’ün kutsallığına ve evrensel değerine saygı duyan çözüm önerisini yani Kudüs’e uluslararası bir statünün garanti edilmesini tekrarlamıştır. Delegasyonun benzer ifadelerine Papa Fransis de 7 Temmuz 2018’de İtalya’nın Bari şehrinde Ortadoğu’nun kilise toplulukları ve liderleriyle yaptığı toplantıda değinmiştir.

Günümüzde, İsrail’in politikalarına karşı çıkan Kudüs’teki Hıristiyanlar ortak hareket etmektedir. Özellikle geçmiş dönemlerde rekabet eden Katolik kurumları oluşturdukları ortak platformlarla önemli raporlar hazırlamaktadırlar. Vatikan yetkilisinin yanı sıra farklı Katolik gruplarının temsilcilerinin yer aldığı Kutsal Topraklardaki Katolik Yetkilileri Kurulu ve Arap Bölgelerindeki Latin Piskoposlar Konferansı, Ortadoğu ve Kudüs özelinde etkili çalışmalar yapmaktadır. Son zamanlarda Kudüs’teki Katoliklerin diğer dini gruplarla birlikte almış olduğu ortak kararlar, İsrail’in uygulamaya çalıştığı bazı noktalarda geri adım atmak zorunda bırakmıştır. Bu bağlamda tepki olarak Hıristiyan gruplar tarafından Kıyamet Kilisesi’nin üç gün kapatılması sonucunda İsrail’in dini kurumlardan alınan vergilerle ilgili yasayı geri çekmesi kayda değer bir durumdur. Bu anlamda Kudüs’ün geleceği ile ilgili Müslümanlarla Hıristiyanların ve Hıristiyanların kendi aralarında ortak politika üretmeleri İsrail’in uygulamaya çalıştığı politikalarını zorlaştırmaktadır.

Kutsal Toprak Kiliseleri patrik ve liderlerinin İsrail’in Batı Şeria’yı tek taraflı ilhak planlarına ilişkin bildirisi, 7 Mayıs 2020. Bildirinin altındaki imzalara bakıldığında, Kudüs’ün 13 farklı yerel kilise liderlerinden 6’sının Katolik tandanslı olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak: Kudüs Latin Patrikliği

2021 yılının Ramazan ayında Mescid-i Aksa’da İsrail’in Müslümanlara uyguladığı saldırgan tutum da Kudüs’teki Latin Katolikler tarafından eleştirilmiştir. Kudüs Latin Patrikliğinden yapılan açıklamada, İsrail polisinin Mescid-i Aksa’da ibadet eden Müslümanlara şiddet uygulaması ve kutsal mekânlara erişme imkânını kısıtlaması eleştirilerek yapılanların özgür ibadet etme hakkını baltaladığı belirtilmiştir. Aynı şekilde Şeyh Cerrah’taki Filistinlilerin evlerinden zorla çıkarılmaları da kınanarak bunun bir insan ve konut hakkının ihlali olduğu belirtilmiştir. Buna göre, şehrin sakinlerinin her birinin onurlu bir şekilde yaşaması adaletin gereğidir. Aynı şekilde benzer açıklamayı Katoliklerin de içerisinde bulunduğu Kudüs’teki farklı kilise liderleri yapmışlardır.

Yaşanan son olaylarda Kudüs’teki kilise mensupları İsrail’in uyguladığı politikalara karşı Filistinlileri destekleyen açıklamalar yaparken, Papa Fransis ise “barışın gelmesi için dua ediyorum ve Filistin ve İsrail liderlerine seslenerek silahların durdurulması için çağrı yapıyorum” diyerek daha ortada cümleler sarf etmiştir. Dünya Kiliseler Birliği (WCC) ise her iki tarafı da sakinleşmeye davet ederek diplomatik bir dil kullanmıştır. Doğu’dan Batı’ya doğru Kudüs özelinde yapılan açıklamalara bakıldığında her bir dini kurum ve kuruluş farklı parametrelerle kendilerini bir yerde konumlandırmakta ve söylemlerini de o doğrultuda gerçekleştirmektedir.

Sonuç yerine şu sualimizle yazımızı bitirelim. Bugün Katolikler Kudüs’ün neresindedir?

el-cevab: Farklı Katolik grupları hem kendi içlerinde hem de Ortodokslarla düne göre birlikte görünüm vermenin yanında, farklı birlik yapılanmaları ile sağlam bir kurumsal yapıya sahiptirler. Ancak hem nüfuslarındaki azalma hem de İsrail’in Kudüs üzerindeki tek taraflı politikaları onları bir belirsizliğe ve bu doğrultuda bir mücadele içerisine sokmaktadır. İsrail’in Doğu Kudüs’teki meşru olmayan bir yapılaşmaya girişmesi, Yahudilik özelinde bir vatandaşlık tanımlaması yapmaya çalışması gibi buna benzer pek çok konu hem Müslümanların hem de Hıristiyanların aleyhine olan bir durumdur. Gelişmeler Müslümanlarla Hıristiyanları ortak politika üretme zorunluluğuna itmektedir. Özellikle Katolik devletler Kudüs’teki gelişmelerden rahatsızlık duymakta ancak İsrail lobisi doğrultusunda itirazlar genelde paranteze alınmaktadır. Katolik dünyasında Papalık daha etkin bir politika izlemektedir. İsrail’le geç dönemde diplomatik ilişki kursa da Vatikan, Filistin-İsrail barış görüşmelerinde bir dönem etkin rol oynamış, hatta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’le Filistin lideri Mahmut Abbas’ı Vatikan’da buluşturmuştur. Papa Fransis’in Mahmut Abbas için ‘barış güvercini’ ifadesi ve Vatikan’da bir Filistin büyükelçisinin bulundurulması İsrail’i kızdırmıştır. Kudüs’ün uluslararası statüye kavuşması ve iki devletli söylemi de mevcut haliyle İsrail’in politikalarına uygun değildir. Ancak İsrail’in üçüncü çeyrek asırda Kudüs’te uyguladığı politikalar Hıristiyanlara büyük zarar vermektedir. Bu durumun farkında olan Papalığın Batı kamuoyunda ne kadar etkili olabileceğine dair bir soru sorulabilir. Yumuşak bir güç olan ve dünyada liderler sıralamasında hep ön sıralarda olan Papalığın Avrupa kamuoyunda etkili olabilmesi daha çok Batılı başkentlerin konuyu varoluşssal açıdan ele almaları ile alakalı bir durumdur. Brexit sonrası kafa karışıklığının olduğu bir dönemde Avrupa Birliği’nin 27 ülkesinin devlet başkanlarının Vatikan’da Papanın etrafında toplanması ve bir anlamda “biz dağılıyoruz bizi birleştir” dediği büyük bir kaygı ile ancak mümkün olabilecektir. Nitekim Vatikan’daki toplantı ile ilgili Mayıs 2017’de basında Papalıkla ilgili olarak kullanılan Divine intervention/Kutsal müdahale aforizması bunun en önemli yansımasıdır. Ancak Kudüs meselesi hâlâ Avrupa başkentlerinde varoluşsal bir insanlık meselesinden ziyade, politik mesele olarak algılandığından pozisyonlar da ona göre ayarlanmakta ve çoğu kez İsrail’in meşru olmayan politikaları kınamalarla geçiştirilmektedir.

*(Doç. Dr., Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü)

Paylaş: